Kavak Yelleri - Kavakyelleri.org

Tam Versiyon: Bayramda sinemada hangi filmleri izlyebiliriz?
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Sayfa: 1 2
Son Ültimatom (2007) The Bourne Ultimatum
Y: Paul Greengrass O: Matt Damon, Paddy Considine


Son Ültimatom çekime girmeden önce yönetmen Paul Greengrass ve yazar Tony Gilroy arasında geçen tartışmaları izlemeyi çok isterdim. Birinin elinde makas, diğerinin elinde karalama kalemi, senaryonun her sayfasını kesip karalayıp hikayenin ana amacı ile alakası olmayan bütün karakterleri, diyalogları ve detayları bir kenara attıkları, buruşturulup bir kenara atılmış senaryo sayfalarının küçük tepeler oluşturduğu kaotik bir toplantı odası hayal ediyorum.

[Resim: 1524-bournesin1.jpg]

Son Ültimatom, klasik aksiyon sineması şablonunu alıp karakter gelişimi, alt konu ve hatta hikaye gibi gereksiz elementleri sıyırarak seyirciyi süper casus kahramanımız Bourne’un iki saat boyunca hedefine uçan ok misali A noktasından B noktasına koşturduğu filtresiz bir adrenalin yolculuğuna davet ediyor.

Eğer Son Ültimatom, Bourne serisinin ilk filmi olsaydı, bu riskli ve alternatif anlatım stili göze batabilirdi. Ama ilk iki filmi izlemiş herhangi bir seyirci için, serinin son filminin bu kadar duraksız ve sürekli gergin bir deneyim olması şaşırtmamalı. Sonuçta ilk Bourne filmi, Bourne’un karmaşık geçmişi ve Marie (Franka Potente) ile gelişen aşk hikayesine odaklanan, harikülade birer kavga ve takip sahnesine sahip olmasına rağmen, ustaca elden geçirilmiş bir casus gerilimi idi.

Bütün karakterleri ince detaylarıyla tanıtmaya odaklanan ilk film, Bourne destanı içinde bir nevi birinci perde görevi görüyordu. Serinin ikinci filmi ise Bourne’un geçmişini bir kenara atarak, daha arka planda kalmış, daha mütevazi yan görevlere bağlanıp, ince casus gerilimi ile duvardan duvara aksiyon arasında gidip geliyordu. Yani tipik bir ikinci perde.

Son Ültimatom ile Bourne macerasının üçüncü perdesindeyiz ve her aksiyon filminin üçüncü perdesinde olduğu gibi kinetik ve duraksız, kesin ve kalıcı bir kapanışa doğru ilerliyoruz. Tek fark, normalde 20 dakika süren bu kapanış sekansları, yaklaşık iki saate uzatılmış bir biçimde önümüze seriliyor. Son Ültmatom’da hafızasını kaybetmiş yenilmez casusumuz Jason Bourne’un eğitimini başlattığı, Black Briar kod adlı gizli bir CIA kordonunun peşinden gitmesini, bu sayede geçmişi ile olan bütün açıkları kapatmasını izliyoruz. Hikayenin bütün amacı Bourne’u dünyanın bir köşesinden diğerine atarak, Black Briar’ın ana karargahını bulmaya çalışması. Rusya’dan İspanya’ya, Londra’dan Fas’a, ve sonunda New York’a sek sekliyoruz. Tabi ki bu mekanların hepsi, kendilerine ait birer kavga/çatışma/takip sahnesine sahip. Özellikle çatıdan çatıya zıplama ile başlayıp uzun ve vahşi bir kavga ile sonuçlanan Fas sekansı, bu yılın en nefes kesici aksiyon sahneleri arasında yerini hak ediyor.

Peş peşe seyirciyi koltuklarına yapıştıran, ustaca elden geçirilmiş aksiyon sekanslarının arasında biri tamamiyle gereksiz, biri güçlü performanslarıyla dikkat çeken iki küçük alt konu izliyoruz. Bu alt konulardan gereksiz olanı Julia Stiles’ın canlandırdığı CIA teknisyeni Nicky Parsons ve Bourne arasında, Bourne hafızasını kaybetmeden önce güya oluşmuş aşk hikayesi etrafında dönüyor. Bu alt konu gereksiz olduğu kadar mantıksız, ve senaryo yazarları tarafından son anda ortaya atılmış gibi. İlk iki filmde Nicky’nin Bourne’u tanımadığı barizken üçüncü filmde bu ilişkinin eskiden kalma derin bir aşk hikayesine dönüşmesi ilginç.

Filmin duraksız takip ve kavga sahneleri arasında kısa da olsa bir köprü görevi gören ikinci alt konu, iki CIA yöneticisi Pamela Landy (Joan Allen) ve Noah Vosen’ın (David Strathaim) Bourne’un kaderi ile ilgili girdikleri ince politik çatışma üzerinde oluşuyor.

Allen ve Strathaim gibi iki efsanevi karakter oyuncusunun alttan kaynayan güç oyunlarını izlemek bir zevk… Sıra Bourne’a geldiğinde ise, her ne kadar bu üçüncü bölümde senaryo aksiyona odaklandığı için Bourne’un iç dünyasına fazla inilmemesine rağmen, ve bu yüzden ona duyduğumuz sempati küçük bir darbe yese de, Matt Damon vücudu hızlı ve sert olduğu kadar ruhu pişmanlık ve karmaşa ile dolu ölüm makinesi casus Jason Bourne’u kesintisiz bir konsantrasyon ile ekrana aktarıyor.

Son Ültimatom vizyona girdiğinden beri, filmin baştan sona her karesinde kullanılan sallantılı kamera tekniğinin ne kadar gereksiz ve mide bulandırıcı olduğuna dair film eleştirmenleri tarafından bir sürü makale yayınlandı; her tür sinema sever internette bu konuda uzun tartışmalara girdi. İlk olarak belirtmeliyim ki, Son Ultimatom kesinlikle gelmiş geçmiş en sallantılı, sırf kamera hareketleri bakımından en mide bulandırıcı film değil. Blair Cadısı ve Dönüş Yok gibi filmlere göz atmış her seyirci benimle aynı fikri paylaşacaktır.

Ayrıca Paul Greengrass’ın türe getirdiği bu durmaksızın kinetik, taze görsel stilin, hikayenin akışına uyduğu sürece kullanılmasında bir sakınca görmüyorum. Sonuçta baştan sonra hararetli aksiyon sahnelerine odaklanan bir hikayenin dingin bir kamera kullanımı ile ekrana aktarılması beklenmemeli.

[Resim: 1524-bournesin2.jpg]

Son Ültimatom, aynı gün vizyona giren Hepsini Vur ile ilginç bir “İki Film Birden” görevi görecektir aksiyon seyircisi için. Hepsini Vur, olabildiğince abartı, ton ve stil bakımından umarsız, belli bir amaç olmadan her tarafa sıçrayan utanmaz ve arlanmaz bir eğlencelik. Son Ultimatom ise Bourne’u bir iki kez Süperman-imsi pozisyonlara sokmasına rağmen, olabildiğince gerçekçi, yerli yerinde, klasik aksiyon prototipine eforsuzca yerleşen, kalite ve ustalık ile elden geçirilmiş bir film.

Bu iki örnekten birini seçmeniz gerekirse, iç rahatlığıyla Son Ultimatom’u tavsiye edebilirim, her ne kadar Hepsini Vur’un daha orijinal ve başarılı bir örnek olduğunu düşünsemde. Hepsini Vur, içinizdeki hınzır veleti doyasıya eğlendirirken, Son Ultimatom ciddi ve klasik aksiyon hayranlarını yine doyasıya tatmin edecektir.


kaynak:beyazperde.com
Dehşet Odası (2007) Captivity
Y: Roland Joffé O: Elisha Cuthbert, Daniel Gillies


Uzun bir aradan sonra Amerikalı izleyici ile buluşmasını sağlayan son filmi yeteri kadar tatmin edici bulunmayan siyah eldivenli Dario Argento korku sinemasında bir şeyi çok iyi beceriyor; Giallo'ların favori seri katili siyah eldivenli "bilinmeyenin" gözüktüğü sahneler gerçekten ürkütücü olmayı başarıyor.

İzleyici, bıçakla bir kadını da izlese, tuhaf oyuncaklarla da meşgul olsa, eldivenin arkasında kim olduğunu bilmemenin verdiği huzursuzlukla tedirgin oluyor. Ki o huzursuzluk zamanla filmin geneline yayılır; en aydınlık ve keyifli sahnede bile, kim olduğunu bilmediğimiz bir katilin gördüklerimizle aynı dünyayı paylaştığını ve belki de çok yakında olduğunu hissederiz. Bizzat Argento'nun elleriyle dolan siyah deri eldivenler son derece etkilidir.

Dehşet Odası'na giriş yapmak için İtalyan sinemasının usta ismini seçmiş olmamız bir karışıklık yaratmasın. Söz konusu film ile Argento'nun filmleri arasında eldivenler dışında pek bir benzerlik yok. Hatta şöyle bir fark var; Dehşet Odası'nın sürekli kurgu masasında oturan eldivenli katili nedense Argento filmlerinin yarattığı huzursuzluğu yaratamıyor. İşkence evinden çıkıp da polis karakoluna ya da sokaklara uğradığımızda da tedirgin olmuyoruz. Çünkü "kurban" karakterler gibi seri katilin de herhangi bir ağırlığı yok.

[Resim: 1522-k-1.jpg]

Testere sonrası ticari korku sinemasının ilgi alanları belli ve önümüzdeki yapım da bu tuhaf alana güzel bir örnek oluşturuyor. % 100 ticari ve aynı oranda başarısız bir film olan Dehşet Odası'nda biri yakışıklı bir genç, diğeri güzel bir celebrity, tasarımcı eli değmiş bir güncel sanat sergi salonunu andıran bir yerde uyanıyor ve birbirlerini buluyorlar. Derken kaçırıldıklarını anlıyor ve video manyağı bir katil tarafından işkence görmeye başlıyorlar. Meğerse tutsak adamın oyunda farklı bir rolü olduğu ortaya çıkıyor ve kandırılan genç kadın herkes nalları dikince "sergi salonundan" kurtuluyor.

İşkence salonları filmde son derece stilize bir şekilde karşımıza gelirken; ana sahnenin dışının özellikle de dublajlı polislerin de katkısıyla b-movie dünyasına ait olması garip bir tezat oluşturuyor. Filmin sonlarına doğru aniden ölerek filme bir parça olsun ilginçlik katan polislerin kötü oyunculuğu ve aksiyonsuzluğu garip durmazken, stilize bölümler çok sırıtıyor. İki katilin kurbanlarıyla oynamak için hazırladıkları odaların tasarımcı işi gibi olmasının anlamı ne olabilir acaba?

[Resim: 1522-k-2.jpg]

İki kişilik bir dehşet odasına aslında Haze isimli kısa filmle başarılı bir şekilde daha önce uğradığımızı hatırlatarak, Dehşet Odası'nın zeka ve yaratıcılıktan yoksun bir film olduğunu belirtelim. Kaçırılan iki kişi arasındaki diyaloglar ve plan bozduran aşk inandırıcılıktan yoksun. Belki sadece, daima sıradışı roller için düşünülen ağır oyuncu Pruitt Taylor Vince'ın başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Yemek ve cinayet söz konusu olduğunda oyuncu daima iyi iş çıkarıyor.

Hollywood son dönemde bunu çok sık yapıyor. Orijinal bir hikaye yok; atmosfer yok; karakter yok; sadece kesik beden parçaları var. Birileri yaratıcılıklarını (eğer varsa) ve mesailerini hangi organların hangi araçlarla daha iyi parçalanacağını düşünmeye ayırıyor anlaşılan. Korku sineması savaşlar çağında anlamsız işkenceleri sıradanlaştırmaya devam ediyor.


kaynak:beyazperde.com
Bitirim İkili 3 (2007) Rush Hour 3
Y: Brett Ratner O: Chris Tucker, Jackie Chan


Bitirim İkili 3’ü izledikten sonra kendimi zamanda geri gitmiş gibi hissettim. Zıtlaşan iki erkek polisin meslektaşlıktan kankalığa uzanan hikayelerinin anlatıldığı Tango ve Cash, Sosyete Polisi ve Cehennem Silahı gibi filmler benim için 90’lı yılların ilk yarısında, pazar gecesi sinema kuşağı ile birlikte geçmişe gömülmüştü. Bu nedenle iki kafadar polisin komediyle aksiyonun iç içe geçtiği bilindik hikayesini anlatan Bitirim İkili 3, bende video çağından fırlayıp, günümüze müdahale eden eski moda bir film izlenimini bıraktı.

[Resim: 1520-rushsin1.jpg]

Tabi ki, filmin üzerimde bu tarz bir etki yaratmasındaki en büyük etken Bitirim İkili serisinin 9 yıllık bir geçmişinin olması. Carter ve Lee ikilisinin, temelleri 1998 yılında atılan birlikteliği serinin 2007 tarihli üçüncü filminde de geçmişin izlerini taşımaya ve onu hissettirmeye mecbur. Ancak bu hissin yoğunluğu 9 yıllık bir araya rağmen filmin birkaç teknolojik gösteri dışında, ait olduğu alt tür hakkında yeni bir şey söyleyemediğinin de belirtisi.

Orijinal ismine yakışır bir şekilde arabaların birbiri ardına sıraya dizildiği yoğun bir trafik görüntüsü ile açılan filmin bu ilk sahnesi aslında ilerleyen dakikalarda neler olacağının da işareti. Bir yandan müzik dinleyip, bir yandan dans ederken gördüğümüz Carter, bu halde bir de trafiği idare etmeye çalışırken daha filmin ilk dakikasında şehir trafiğini altüst ediyor. Filmin geri kalanında göreceğimiz her şey bu ilk sahnenin özetinden ibaret aslında; birçok farklı mekanda şaklabanlıkla şiddeti iç içe geçiren karakterlerimiz adım attıkları her yeri bir kaza veya cinayet mahalline dönüştürüyorlar.

Zaman zaman insanı güldüren, hoş esprilerle renklendiğini söyleyebileceğimiz filmin espri anlayışı aslında çoğu zaman ilkokul seviyesiyle sınırlı. Chris Tucker’ın belirli sahnelerde fiziksel komedinin dozunu kaçırıp, yeni doğmuş bir bebeği eğlendirircesine kendisini yerden yere fırlatması ise filmin güldürü seviyesini daha da aşağılara çekmekte. Bitirim İkili 3’ün bu tip şaklabanlıklarla süslenmesi izleyenleri ister istemez filmin hedef kitlesi hakkında düşünmek zorunda bırakıyor. Eğer filmi izlerken bu espri anlayışı olsa olsa ilkokul çağındaki kahkaha düşkünlerine hitap edebilir diye düşünürseniz şiddet sahneleriyle bezenmiş filmin bu yönüyle karşılaşınca fikrinizden vazgeçmek isteyebilirsiniz.

Serinin her üç filminde de yönetmenlik koltuğunda yer alan Brett Ratner, oldukça hareketli sahnelere imza atmış. Hatta kimi aksiyon sahnelerinde kadraj öyle sık değişiyor, kurgu o kadar hızlı ilerliyor ki Chris Tucker ve Jackie Chan’in hareket edip, enerji sarf etmelerine bile gerek kalmamış. Silah seslerinin kulaklarınızı rahatsız edecek kadar bol yer tuttuğu bu aksiyon sahnelerinin ilginç tarafı ise hiçbir karede şiddetin görselleştirilmemiş olması. Kan ve ceset gibi tedirgin edici görsel öğelerle karşılaşmadığımız bu sahneler şiddetin bizim zihnimizde görselleşmesine neden oluyor. Ki bence bu durum şiddetin neden olduğu vahşi manzara ile karşılaşıp, tedirgin olmaktan çok daha rahatsız edici.

Durumu bir de küçük çocuklar açısından düşünürsek her şey daha da vahimleşiyor. Çünkü filmi izleyen küçük bir çocuğun hikaye boyunca karakterlerin başvurduğu şiddetin ne gibi sonuçlar doğurduğunu kavrayıp, anlamlandırması oldukça güç. Karakterlerimiz sanki ellerindeki gerçek silah değilmiş, rastgele bir oyun oynayıp, kimseye zarar vermiyorlarmış gibi etrafa şiddet saçıyorlar. Anlayacağınız Bitirim İkili 3, yeniyetme James Bond’un aslında gerçekten de adam öldürdüğünün altını çizmeye çalışan Casino Royal’deki sağduyudan yoksun.

Gelelim, Jackie Chan’e. Özellikle televizyon kanallarında yayınlanan filmlerinde yıllardır türlü dövüş numaraları yapıp, çevikliğiyle izleyenleri hayrete sürükleyen ünlü aktör Bitirim İkili 3’te artık yaşlandığının sinyallerini veriyor. Jackie Chan, filmin birçok sahnesinde yine eski dövüş numaralarını sergilemeye devam ediyor aslında. Özellikle aksiyonun doruk noktasına çıktığı Eiffel Kulesi’ndeki sahnede türlü cambazlıklara başvuruyor. Ancak Brett Ratner’ın hareketli kurgusunun bir diğer fonksiyonu da eski dinamizmini kaybetmeye başlayan Jackie Chan’in bu eksikliğini kamufle etmek bana kalırsa.

Diğer yandan çoğu filminde kötülüklere karşı bedeniyle savaşan bir süper kahraman olarak lanse edilen Jackie Chan, bu filminde birçok süper kahraman gibi karanlık yarısıyla mücadele etmek zorunda kalıyor bir nevi. Bitirim İkili 3’te Jackie Chan, kötü ruhlu kardeşi ile yüz yüze geldiğinde öyle bir an yaşanıyor ki sanırsınız Chan’in canlandırdığı Lee karakteri karanlık tarafa geçecek. Filmin bunun gibi birçok alt metinle donatılmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Kimi zaman hoş anlara ve ince esprilere vesile olabilen bu alt metinlerin bazen mesajlarını izleyicinin gözüne sokma niyeti güttüğünü de eklemek gerek.

[Resim: 1520-rushsin2.jpg]

Bana kalırsa Bitirim İkili 3’ün en güzel, hatta belki de tek güzel yanı Yvan Attal tarafından canlandıran taksi şoförü karakteri idi. Attal, filmin başlarında Amerikan karşıtlığı ile dikkat çekip, ortalarına doğru casus olmaya özenen taksi şoförü George rolünde oldukça eğlenceli bir performans sergiliyordu.

Sonuç olarak, ‘polis biraderler’ türünün sulu örneklerinden biri olan Bitirim İkili 3 için bayağı esprilerle bezenmiş, vasat bir film diyebiliriz. Eğer yapacak hiçbir şeyiniz yoksa ve canınız başka bir film de izlemek istemiyorsa seyretmeyi tercih edebilirsiniz. Ancak bana kalırsa bu film de diğer Jackie Chan filmleri gibi televizyonda seyredilmeye layık.


kaynak:beyazperde.com
bitirim ikili 3 e gidebilirim adamın yorumuna bakılırsa hiç de güzel deil oda ona kalmış ama chris tucker ve jackie chan varsa izlenir böylelikle seriyi tamamlamış olurum (:
Yıldız Tozu (2007) Stardust
Y: Matthew Vaughn O: Robert De Niro, Michelle Pfeiffer


Yıldız Tozu, mükemmel bir randevu filmi. Başrolerinde Hugh Grant, Matthew McConaughey, Drew Barrymore ve Julia Roberts gibi isimler barındıran, genellikle hafif romantik komedilere ithaf edilen, Amerikan ingilizcesinde Date Movie olarak bilinen kendine ait bir sinema türüdür randevu filmleri… Yeni çıkmaya başladığınız veya ilk kez çıkacağınız kız arkadaşınızı götürmenizin beklendiği hafif, romantik, yer yer komik, yer yer melodramatik yumuşak yapımlardır... Randevu filmleri erkek tarafı için her zaman birer işkencedir, çünkü o anda sinema salonunda bulunmalarının tek sebebi çıktıkları kız arkadaşlarını memnun etmektir.

[Resim: 1521-yildizsin1.jpg]

Erkek grubu olarak şu gerçeği itiraf edelim: Bizim için randevu filmleri, bitmesine dua ettiğimiz sıkıcı, boğucu, baştan sona parıltılı östrojenle kaplanmış boş deneyimlerdir... Ve ne yazık ki Aşk Engel Tanımaz ve İyi Bir Yıl gibi seyirciyi hileci bir romantizme boğmayan, sıkı işlenmiş, akıllı espri anlayışına sahip filmler bile binlerce içi boş fabrika çıkartması romantik “komedi”ler arasında kayboluyor.

Yıldız Tozu ise sinema salonlarında erkek-kadın eşitliğine ulaşmak bakımından Notting Hill ve İyi Bir Yıl’ın ötesine gidiyor ve neredeyse eşit oranda her iki cinsiyeti tatmin edecek bir fantastik yapım ortaya koyuyor. Film, sert ve iğneleyici bir espri anlayışı ve bol özel efekt ve patlama dolu aksiyon sahneleri ile erkek seyirciyi eğlendirdiği kadar, eski usül saf romantizmi ve muazzam incelikle işlenmiş aşk hikayesi ile kadın seyirciyi büyülüyor.


Yıldız Tozu, bir aksiyon/komedi filmi için şaşırtıcı derecede romantik, bir romantik/fantezi filmi için ise şaşırtıcı derecede heyecanlı ve komik. Yani bir bakıma espritüel bir beyaz atlı prens hikayesi ile karşı karşıyayız. Birbirinden ayrı iki türü bir araya getirmesine bir ikilem olarak bakılabilir. Başka sinemacıların elinde bu materyal dengesiz bir hal alabilirdi, ama orijinal kitabın neredeyse bütün edebiyat türlerini bir araya getirmekte usta ünlü fantezi yazarı Neil Gaiman’ın kaleminden çıktığını göz önünde bulundurursak, filmin fantezi sinemasına getirdiği bu taze ve ferahlatıcı bakış açısı Gaiman’ın kitaplarına aşikar olan seyirciyi çok da şaşırtmamalı.

Filmin sonlarına doğru peş peşe gelen iki sahneyi örnek verelim: İlk sahnede, gökyüzünden düşen bir yıldız olan Yvaine’in (Claire Danes) kalbini yiyip bir kez daha genç olmayı amaçlayan üç yaşlı kötü cadı kardeşin başı Lamia(Michelle Pfeiffer), gayet kallavi bir büyü yapar. Fakat Lamia’nın her yaptığı büyü, kısa süreliğine ödünç aldığı gençliğini parça parça yaşlandırmaktadır. Son yaptığı büyü yüzünden ise genç ve diri göğüsleri birden süzülür ve sarkar. Bir sonraki sahnede ise gökyüzünde süzülen bir korsan gemisinde gizlice birbirlerine aşık olan Tristan (Charlie Cox) ve Yvaine ay ışığı altında dans ederler. Yvaine bir yıldız olduğu için duygularını saklayamaz ve mutluluktan parıldar.

Gördüğünüz gibi ilk sahne 40 Yılık Bekar’da ve Superbad’de bulunabilecek, erkekleri güldürmeye programlanmış bir cinsel espri, ikinci sahne ise akla romantizm geldiğinde kullanılabilecek bütün görüntüleri (Gökyüzü, ay ışığı, 17. yüzyıl korsan gemisi, romantik dans) kullanan, beyinden çok kalbe ve ruha. Yine de itiraf etmeliyim Cox ve Daines’in içten performansları ve seyircinin zihni kapasitesini aşağılamadan zarif bir incelikle elden geçirilmiş duygusal sahneleri bir erkek olarak beni de etkilemedi değil.

Yıldız Tozu, efsanevi oyuncuları ve yeni yetenekleri muazzam bir incelikle bir araya getiriyor. Filmin kadrosu baştan sona harika, fakat en akılda kalan performanslar sinsi ve acımasız cadı rolünde Michelle Pfeiffer, kainatın belki de tek iğneleyici espri anlayışına sahip yıldızı Claire Danes ve bir-iki dakika görünmesine rağmen filmin en komik sahnelerine imza atan Office ve Extras dizilerinin yaratıcısı Ricky Gervais’e ait. Fakat Yıldız Tozu’nun oyunculuk ve karakterizasyon bakımından tek bir kahramanı varsa o da eşcinsel olduğunu tayfasınden saklamaya debelenen korsan Kaptan Shakespeare rolündeki Robert De Niro’dur.

[Resim: 1521-yildizsin1.jpg]

Şerefli kariyerinin taksi sürücüsü Travis Bickle’dan beri belki de en riskli rolüne imza atan De Niro, fazla aşırıya kaçmadan yerine göre hafif, yerine göre sert, mükemmel bir denge yakalıyor ve seyircinin yıllardır kafasına yerleşmiş “cool” ve sert De Niro imajını yerle bir ediyor.

Yıldız Tozu’ndan önce Ateşten Kalbe Akıldan Dumana ve Kapışma gibi şiddetli İngiliz soygun komedilerinin prodüktörlüğünü yapmış yönetmen Matthew Vaughn, ilk bakışta bu tür bir geniş fantezi filmi için ilginç bir seçim gibi görülebilir. Fakat Vaughn, umarsız kara komedi deneyimini saf ve alçakgönüllü romantizm ile ustaca birleştirerek son yılların en orijinal fantastik filmlerinden birine imza atıyor.


kaynak:beyazperde.com
İçindeki Yabancı (2007) The Brave One
Y: Neil Jordan O: Jodie Foster, Jane Adams


Bazı güzel senaryoların popülist filmlerce (ya da prodüktörlerince) yazık edilmesi üzücü bir durum. İçindeki Yabancı da buna iyi bir örnek. Bir nevi süper kahraman hikayesi ile örülü senaryosu ile bize çok şey sunabilecek durumda iken, sınırları aşmak için yeterince cesareti olmayan bir film. Batman-vari hikayesini taşımayı becerememiş bir film İçindeki Yabancı. Belki de birazdan bu yüzden, başrol oyuncusu Jodie Foster’ın omuzlarında büyük bir yük izliyoruz tüm film boyunca. Jodie Foster’ı izlemekten bıkmayanlar için iyi bir fırsat olsa bile…

Filmin baş kahramanı Erica Bain, şehrin seslerini kaydederek ondan hikayeler yaratan ve bu hikayeleri radyo programı ile anlatan şehirli bir kadın. Evlenmek üzere olduğu adam ile parkta dolaşırken bir sokak çetesinin saldırısına uğruyor. Şiddetli bir şekilde dövülüyor, ama kurtuluyor. Nişanlısı ise hayatını kaybediyor...

[Resim: 1523-bravesin1.jpg]

Bu noktadan sonra suçluları karşısına alan, geceleri dolaşan, dediğim gibi bir dişi Batman oluveriyor. Batman’in ailesinin öldürülmesi üzerine deneyimlediği hüzünden ve öfkeden kurtulamaması gibi, Erica Bain de tüm film boyunca kendi acısı ile hesaplaşıyor. Belki süper güçleri yok ama korkusuz, kararlı, güçlü hali ve geçirdiği olağanüstü dönüşüm ile bir süper kahramanı andırıyor. Erica’nın bir değişim geçirdiğinin ve kendisine yabancılaştığının sürekli altına çizen film, bu süper kahraman benzetmesini sürekli destekliyor.

Filmin ya da yönetmenin cesaretinin tükendiği nokta da tam olarak burada. Bu kadar bariz bir şekilde görünen benzetmenin üzerine gitmektense, kendisine daha yüzeysel bir yol çiziyor. Batman serisinin son filminde Christopher Nolan’ın Batman’in değişimini canlandırırken yakaladığı karanlık tonu hatırlayın…

Neil Jordan’ın İçindeki Yabancı’sını yokuşa süren ise bu tonu yakalayamamış olması. Daha çok Foster’ın performansına, replikler ya da diyaloglarda verilen mesajlara dayalı bir atmosfer kurma çabası, bu filmi başarısız kılıyor. Zaten şiddetli bir travma yaşattığınız karakterin doğal bir şekilde içine gireceği karanlık dünyayı vurgulamak için Foster’ın yüzüne her seferinde yakın plan yapmak yüzeysel bir yaklaşım. Duygusal açıdan bazı şeyleri hissettirebilmek için güçlü bir yönetmen misyonuna ve de o misyonun filmin her yerine yayıldığını görmeye ihtiyacımız var.

İçindeki Yabancı’da ise filmin ruhuna sinmiş bir yönetmen vizyonundan çok, birçok yere çekilebilecek konseptler var. Mesela Bain kahraman mı, yoksa bir anti-kahraman mı? Kanunlar bizi koruyamazsa ne yapmalıyız? Travmatik bir olay yaşadığınızda ve sevdiğiniz birisini kaybettiğinizde bize neler olur? İşte bu gibi soruların cevapları aranıyor filmde. Peki bunları daha önce yeterince tartışmadık mı diye filmin yönetmenine, Neil Jordan’a sormak gerekiyor.

Jordan’ın İrlandalı kökenleri ile bu senaryodan daha karanlık, insanı daha içine çeken bir film yapmasını beklerdim. Oldukça trajik olan bir öyküyü içimizi burkan bir şekilde anlatmasını dilerdim. Ama bu film buram buram Hollywood yapaylığı kokuyor. Adeta bir duygularımızı keşfedelim kılavuzu gibi işlev gören, insanın tenine dokunmayan bir duygusallığı var. Bu filmlerin hala kimler için yapıldığına anlam vermiş değilim. Sanki bir prodüktörler ekibi bir masanın etrafında oturup, izleyicilerinin duygusal ve de entelektüel profilini olabildiğince primitif bir şekilde çiziyorlar. Sanki duyar gibiyim, “anlamaz onlar bundan, ne gerek var abartmaya” dediklerini… Korku, kayıp, öfke, güç, intikam, aşk gibi duyguların ön plana çıktığı bir filmin izleyicisini çok boyutlu öngörmesinden kazanacağı çok şey vardı kanımca.

[Resim: 1523-bravesin2.jpg]

Foster gibi iyi bir oyuncu da filmin zayıf dramatik cephesinden etkileniyor ve yeterince parlayamıyor bu rolü ile. Ancak bir aksiyon kahramanı olarak kendisini harika bir şekilde temsil ediyor ve hatta bu aksiyon kahramanına canlılık kazandıran film değil, Foster'ın yeteneği... İçindeki Yabancı birbiri ardını takip eden olayları akıcı ve estetik bir bütünlük içinde aktarabilen bir film… Yani iyi işlenmiş bir aksiyon filmi. Daha fazlasını beklemek yanlış olur.


kaynak:beyazperde.com
Bana Şans Dile (2001)
Y: Çağan Irmak O: Deniz Uğur, Volkan Severcan


Çağan Irmak’ın ilk uzun metrajlı sinema filmi olan Bana Şans Dile’yi 2002 yılında İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim. O dönem festivallerdeki gösterimlerini yakalayanlar dışında çok az insan bunca yıldır bu film hakkında ilk elden fikir sahibi olabildi herhalde. Yönetmenin daha sonraki filmleriyle ilgili yazarken, Bana Şans Dile hakkında da bir iki cümle sarf etmişliğim olmuştu. Şimdi, her nedense 5 yıl sonra vizyona sokulmaya karar verilen bu film hakkında, doğrudan yazma şansı elime geçti.

[Resim: 1519-banasanssin1.jpg]

Bir lisede, üzerindeki baskıya daha fazla tahammül edemeyen bir genç, tüm sınıfını silahla rehin alır. Haber yayılınca aileler okula koşar, polis ve televizyonlar binanın etrafını sarar. İnsanların gerçek yüzlerini, yalanlarını ve korkularını birer birer öğreniriz. Gencimiz de herkese bağıra bağıra hayat dersleri verir; nefretini kusar.

Çağan Irmak o sıralar Türk Sineması’nın en popüler genç yönetmenlerinden biri olarak anılmıyordu henüz. Kısa filmleri ve televizyon filmleri olan biriydi; sanırım Asmalı Konak’ı da çekmeye başlamıştı. İnsanlar ismini öğreniyordu ve o da eline geçen olanakları kullanarak -televizyon için, para kazanmak için yaptığı işlerin dışında- kendisini yansıtan bir film yaratmak istiyordu. İdealistliğinden, nahifliğinden kaybetmiş değildi ne de olsa.

Bana Şans Dile anlaşılan gerçekten kendisini yansıtan bir film oldu. Çağan Irmak’ın dünyaya haykırmak istediği sözlerden oluşturduğunu düşünüyorum bu filmi. Bu yaşadığımız hayat sahte, herkesin ağır maskeleri var; bakın, okulun kabadayısı aslında geceleri eşcinsel fahişe olarak sokaklarda dolaşıyor; aileler ilgisiz, medya yoz, eğitim sistemi çarpık, duyarlı bir gence karşı lise yaşamı çok acımasız gibi…

Bana Şans Dile, olabildiğine kaba bir şekilde bir ergenin öfkelerinden ibaret. Mümkün olabilecek en karikatür karakterler ve bu karakterleri mümkün olan en abartılı şekillerde canlandıran aktörleriyle, bir ergenlik isyanı filmi. Fakat demek istediğim eksik anlaşılmasın; sadece ergenlik dönemi isyanlarıyla ilgili bir film değil, bizzat bir ergenin öfkeli bakış açısıyla yapılmış bir film.

İlk filmini çeken, Çağan Irmak kadar da heyecanlı bir yönetmenin, gerçekten “dünyayı değiştirebileceğine” inandığı hayatının filmini yapmak niyetiyle yola çıkması rastlanmadık bir durum değil. Birçok sinema öğrencisi, ilk filmini çekme şansı verilmiş birçok yönetmen aynı tuzağa düşer. Halbuki sinema eğitiminin ilk adımlarından biri, yönetmen adaylarına hayatlarının filmini yapmaya asla kalkışmamalarını öğretmek olmalıdır.

Bana Şans Dile, bu sendromun bile çok uç bir örneği. Çağan Irmak, son derece klişeleşmiş ve tüketilmiş tipleri kullanarak hem çok sert genellemeler yapıyor hem de fazlasıyla çiğ hayat dersleri veriyor. Bütün bunları yaparken, aslında tarafını tuttuğu karakterlerini de hep kendi ağzından konuşturuyor. Apaçık taraf tuttuğu için, sevmediği karakterlere karşı nesnel bir bakış da geliştirmiyor. Bunu denemiyor bile.

Ve önemli bir noktayı daha atlıyor Irmak burada: Filmleri seyirci için yapıyoruz, o filmlerin içindeki karakterler için değil. Dolayısıyla, ana kahramanımızın filmdeki herkesin kafasına bir takım dersleri silah zoruyla sokmaya çalışmasının lüzumu yok. O sonuçlara biz seyircilerin kendi başına varması önemli. Bütün bunların bize doğrudan yüksek sesle söylenmesini tercih etmemizi beklemek isabetli değil.. Yaşanan dramatik durumlar neticesinde o yorumları yapmak, o sonuçlara ulaşmak daha keyifli bir yolculuk çünkü. Bir karakterin diğerine “Sen şöylesin, sen böylesin!..” demesi bir filmde tek başına etkin olmuyor. O kişinin şöyle veya böyle olduğunu biz kendimiz süreç içinde görüp anlamalı ve ana karakterin hak ettiği işlevi sahiplenmeliyiz. Ancak bu şekilde izlediğimiz filmde hissedebiliriz kendimizi; ve o filmin bizi zihinsel ve duygusal olarak iştirake zorladığını. İyi diye nitelediğimiz filmler, bunu başaran filmlerdir biraz da.

Belki Çağan Irmak’ın söylemek istediği şeylere bu kadar odaklanması yüzündendir; sonraki filmlerinde giderek daha sağlam bir şekilde gelişen, meramını görsellikle anlatma becerisi bu filmde neredeyse hiç yok. Didaktik bir metin Bana Şans Dile sanki. Yönetmen Çağan Irmak da büyük ölçüde diyalogları kameraya çekmekle yetiniyor. Filmin görsel yapısı zaten yeterince televizyon filmi biçimiyle yeterince sınırlı değilmiş gibi, Nilgün Belgün karakterinin girişi örneğinde olduğu gibi, kafa şişirici bir mahalle dizisine doğru savrulduğu dakikalar bile oluyor.

[Resim: 1519-banasanssin2.jpg]


Çağan Irmak’ın mevcut şöhretinden faydalanarak bu filmin de biraz para kazanabileceğini düşünen yapımcılar, dağıtımcılar var anlaşılan. Haksız da sayılmazlar muhtemelen. Ama, fikrimi en açık haliyle belirtmem gerekirse, karşımızdaki film tüm samimiyetine rağmen başarısız bir film. Bazen herhangi bir şeyi izlerken, onun parçası olan insanlar adına utanır da o görüntüleri daha fazla izlemeye, o sözleri daha fazla duymaya dayanamazsınız. İşte maalesef öyle bir film Bana Şans Dile. Neyse ki Çağan Irmak o zamandan bu yana çok gelişti, büyüdü, olgunlaştı. Ve artık farklı filmler yapıyor. Keşke bu film de bunca yıl sonra, insanlar o’nu Babam ve Oğlum gibi işleriyle hatırlarken, vizyona hiç sokulmasaydı…


kaynak:beyazperde.com
yıldız tozu ya da bitirim ikili 3 e gitcem
ya bitirim ikili 3 e yada dehşet odasına giderim
flood yapmıssnn..! neyse.. ya cok saol paylasım için dehşet odasına gitmeyi düşünüyormm(:
Sayfa: 1 2
Referans URL